Bu satırları gastronomiyi sadece televizyon ekranlarından takip eden bir izleyici olarak değil; yıllardır dünyanın dört bir yanında fuarları, yarışmaları ve dev organizasyonları yerinde incelemiş bir profesyonel olarak kaleme alıyorum.

IKA Culinary Olympics başta olmak üzere, pek çok uluslararası organizasyonda hem yarışmacı kimliğimle ülkeme madalyalar kazandırdım hem de basın mensubu olarak sektörü derinlemesine gözlemledim. Bu süreçte edindiğim en kıymetli içgörü şuydu: Gastronomide devleşen şehirler, modern tabakların ışıltısından önce, kendi mutfak miraslarını ve bu mirasın asıl sahibi olan yerel kahramanlarını koruyarak marka haline geliyorlar.

Şimdi dönüp Türkiye’deki festivallere bakıyorum…

Baharın gelişiyle birlikte bir "festival sağanağı" başlıyor: Antalya, Afyon, Çorum, Amasya, Ankara, Alanya, Bolu, Balıkesir… Şehirler değişiyor ama ne yazık ki sahne hep aynı kalıyor.

  • Aynı şefler,
  • Aynı influencerlar,
  • Aynı ezberlenmiş konuşmalar,
  • Aynı "estetik" ama ruhsuz tabaklar...

Bir süre sonra festivaller, o şehrin ruhunu yansıtan bir kültür şöleni olmaktan çıkıp birbirinin kopyası birer "gezici kumpanya" organizasyonuna dönüşüyor. Yanlış anlaşılmasın; bu sahnelerde emek veren, çok değer verdiğim dostlarım ve meslektaşlarım var. Mesele şahıslar değil; sistemin kendisidir.

 

Asıl Soru: Yerel Değerler Nerede?

Sormadan edemiyorum: Neden o toprakta doğmuş, o yemeği annesinden, babaannesinden el alarak öğrenmiş yerel değerlerimiz sahnede yok? Neden o şehrin 40 yıllık esnafı, ömrünü ocağın başında tüketmiş gerçek ustaları hep en arka sırada? Festival afişlerini neden o şehrin gerçek değerleri değil de, sadece sosyal medya etkileşimi yüksek "tanıdık yüzleri" süslüyor?

Çünkü artık gastronomi festivallerinin önceliği maalesef "gastronomi" değil; reklam ve görünürlük oldu. Belediyeler, takipçi sayısı yüksek isimleri getirerek organizasyonu "başarılı" göstermeye çalışıyor. Peki, o fenomen isim Çorum keşkeğinin zahmetini, Afyon mutfağının tarihsel derinliğini veya Amasya’nın unutulmuş tariflerini gerçekten biliyor mu?

Çoğu zaman hayır.

…………………………………………………………………………………………………………….

 

Anadolu’nun Hazinesi Sosyal Medyada Değil, Ocak Başındadır

Anadolu’nun gerçek gastronomik hazinesi pırıltılı sahnelerde değil; köylerde, esnaf lokantalarında ve evlerin mutfaklarında yaşıyor.

Bugün Adana denince akla sadece kebap geliyor. Oysa koruk suyuyla ekşilendirilen o sabır timsali bamya dolmasını kaç festival kürsüsünde gördük?

  • Van’ın yüzlerce yıllık kış mirası Keledoş,
  • Denizli’nin sürdürülebilir mutfak örneği Çaput Aşı,
  • Kayseri’nin Pırtımpırt yemeği,
  • Giresun’un Kiraz Tuzlaması,
  • Düzce’nin Melengücceği tatlısı…

Bunlar sadece birer "yemek ismi" değil; bu coğrafyanın hafızasıdır.

Dünya Köklerine Dönüyor

Bugün dünya gastronomisi artık "şık tabakların" değil, "gerçek hikâyelerin" peşinden gidiyor.

  • İtalya, kendi köy peynirini korumak için dünyayı karşısına alıyor.
  • Fransa, kasaba fırıncısını bir ulusal marka haline getiriyor.
  • Japonya, bir sokak ustasını "Ulusal Değer" kabul edip koruma altına alıyor.

Biz ise hâlâ aynı isimlerle "şov" yaparak gastronomi yönettiğimizi sanıyoruz. Oysa gerçek gastronomi; pahalı tabaklar, ışıklı sahneler ve 15 saniyelik Instagram videoları değildir. Gerçek gastronomi; bir şehrin hafızasını, taş fırınını, bakır kazanını ve o kadim tarifleri annesinden öğrenmiş insanlarını koruyabilmektir.

Eğer bir şehir festival yapıyorsa, önce kendi ustasını, kendi esnafını, kendi ev kadınını baş tacı edip sahneye çıkarmalıdır.

Unutmayalım: Gastronomi fenomenlerle değil, kültürle yaşar.